Kayıtlar

Ayşe Can etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Başarı Nedir?

“Büyük işler, küçük şeyleri iyi yapanlar tarafından başarılır.” Çocuk yetiştirmek, çoğu zaman yalnızca akademik başarı üzerinden değerlendiriliyor. Karnesi iyi olan, yabancı dil konuşan, teknolojiye hâkim çocuklar “başarılı” kabul ediliyor. Oysa hayatın gerçek sınavı, yalnızca matematik problemlerini çözebilmekten ibaret değildir. Bir çocuğun kendi yatağını toplaması, kullandığı eşyayı yerine koyması, kirli çamaşırını sepete atması, ayakkabısını bağlaması ya da sorumluluklarını ertelemeden yerine getirmesi de en az akademik başarı kadar değerlidir. Hayatta insanı ayakta tutan şey yalnızca zekâ değildir. Disiplin, özdenetim ve sorumluluk bilinci de zekâ kadar önemlidir. Zeki bir çocuk yetiştirmek, genetik bir mirasın veya doğru materyallerin sonucudur. Ancak sorumluluk sahibi bir çocuk yetiştirmek, sabırla işlenen bir sanat eseridir. Bugün birçok anne baba, çocuklarının önündeki engelleri kaldırmayı sevgi sanıyor. Oysa çocuk adına yapılan her küçük iş, onun hayatından alınmış küçük b...

Gençlerin Gücü, Geleceğin Işığı

“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.” Atatürk 19 Mayıs, Türk milletinin hafızasında sadece bir tarihten ibaret değildir. Yeniden ayağa kalkışın, umudun ve bağımsızlık inancının simgesidir. Her yıl coşkuyla kutlanan Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, geçmişten geleceğe uzanan güçlü bir köprü gibi milletimizi bir arada tutar. Bu özel gün, yalnızca bir zaferin başlangıcını hatırlatmaz, gençliğe duyulan güveni, milli değerlerimizin önemini ve geleceğe dair taşıdığımız umudu da canlı tutar. 19 Mayıs 1919’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Türk milletinin kaderini değiştiren en önemli adımlardan biri olmuştur. O gün yakılan bağımsızlık meşalesi, kısa sürede Anadolu’nun dört bir yanına yayılmış ve milletin özgürlük mücadelesine dönüşmüştür. İşgal altındaki bir ülkenin yeniden dirilişi, milletin birlik ve beraberlik ruhuyla mümkün olmuştur. İşte bu nedenle 19 Mayıs, herhangi bir gün değildir. Milletimizin ortak vicdanında yaşayan büyük b...

Dijital Dünyada Çocuk Olmak

Eskiden çocukları bekleyen tehlikeler nispeten görünürdü. Anneler balkondan seslenir, babalar hava kararmadan eve dönülmesini tembihlerdi. Tehlike, yabancı bir sima, ıssız bir sokak ya da hızlı akan bir trafikten ibaretti. Bugün ise sokaklar tenhalaştı, oyun alanları avuç içlerine sığan cam ekranların arkasına taşındı. Çocuklar odalarında, yanı başımızda, güvende olduklarını sandığımız o korunaklı kalelerimizde oturuyorlar. Ancak bilmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz, hiçbir duvarı tanımadan, sessizce ve sinsice evlerimizin içine sızan bir gerçek var: Sanal istismar. Çocuk gelişimi ve eğitimi penceresinden baktığımızda, dijital dünya artık sadece bir eğlence veya bilgi kaynağı değil, çocuğun kimlik ve kişilik inşa ettiği ana mekânlardan biri haline geldi. Soyut düşünme becerisi henüz tam olarak gelişmemiş, doğrunun ve yanlışın sınırlarını hayatı deneyimleyerek öğrenmeye çalışan bir çocuk için internet, uçsuz bucaksız ve kuralsız bir okyanus. Sanal istismar, siber zorbalıktan manipül...

"Çocukluk"

Bir zamanlar çocukluk, akşam ezanı ile eve dönülen sokakların, mahalle aralarında oynanan oyunların ve hayal gücünün sınırsızca dolaştığı bir dünyanın adıydı. Şimdi ise çocukluğun ufku, avuç içi kadar bir ekranın ışığında daralıyor. Bir parmak hareketiyle başlayan bu yeni dünya, çocukların ve gençlerin zihnini, duygularını ve hatta zaman algısını sessizce yeniden şekillendiriyor. Sosyal medya, kısa video platformları ve dijital içerik akışları modern çağın kaçınılmaz gerçeklerinden biri. Ancak bu gerçekliğin en kırılgan muhatapları çocuklar ve gençler. Çünkü gelişim çağındaki bir bireyin zihni, henüz sınırlarını yeni öğrenen bir bahçe gibidir. Bu bahçeye ne ekilirse, zamanla onun gölgesinde büyür. Ne var ki bugün o bahçeye çoğu zaman sabırsızlık, dikkat dağınıklığı ve yüzeysel bir dünya algısı ekiliyor. Kısa video platformlarının en belirgin etkilerinden biri, dikkat süresinin giderek kısalmasıdır. Birkaç saniyelik görüntüler, hızla değişen sahneler ve sürekli akan içerikler, zihni b...

Köklerinden Kopan Çocuk

Bir toplumun hafızası, yalnızca arşivlerde saklanan belgelerden ya da tarih kitaplarının sararmış sayfalarından ibaret değildir. Gelenek, bir toplumun hafızasıdır. Kültür dediğimiz şey, yüksek sesle ilan edilen bir ideoloji değil, çocukların görerek, duyarak, hissederek içselleştirdiği bir yaşama biçimidir. Hafızasını yitiren bir birey nasıl ki boşlukta savrulmaya mahkûmsa, kültürel kodlarını "çağdaşlaşma" illüzyonu altında terk eden bir toplum da kimliksizliğin soğuk sularında boğulmaya adaydır. Bugünün dünyasında Doğu Asya’nın yükselen yıldızlarına baktığımızda, teknolojinin zirvesine tırmanırken atalarının mirasına sımsıkı sarılan, gökdelenlerin gölgesinde çay seremonisini unutmayan, disiplinini kadim ahlak öğretilerinden alan bir duruş görüyoruz. Onlar Batı’nın tekniğini alırken ruhunu teslim etmediler. Bizim hikâyemiz ise ne yazık ki bir "başkalaşma" sancısına dönüşmüş durumda. Bu kültürel erozyonun en derin yarayı açtığı yer ise şüphesiz çocuk kalbi. Bir çoc...

Sade Bir Hayat

Bazı kitaplar vardır, okurken bir başkasını değil, kendinizi dinliyormuş gibi hissedersiniz. Hwang Bo-Reum’un Sade Bir Hayat’ı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Sayfalar ilerledikçe bir yazarın düşüncelerini değil, kendi iç sesimin yankısını okuduğumu fark ettim. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir dilde yazılmış bir metnin, insanın en kişisel endişelerine bu kadar yakından temas edebilmesi edebiyatın hâlâ mucizevi bir tarafı olduğunu hatırlatıyor. Hwang Bo-Reum’un yaşam öyküsünü bilmek, kitabı daha da anlamlı kılıyor. Bilgisayar mühendisi olarak çalışmış, düzenli bir hayat sürmüş, sonra bir gün o güvenli çizgiden çıkıp yazarlığı seçmiş. Bu karar, dışarıdan bakıldığında romantik görünebilir. Oysa metnin satır aralarında bunun uzun bir iç hesaplaşmanın sonucu olduğu hissediliyor. Ben de gençliğinde yazar olmayı hayal etmiş, fakat kimya okumuş, ardından farklı alanlarda kariyer yapmış biriyim. Otuzlu yaşlarımın sonunda düzenli hayatın güvenli ama dar koridorlarından sıkılıp isti...

Ekranın Gölgesinde Çocuk Olmak

Eskiden mahalle aralarında yankılanan, tozlu yollarda koşturan çocuk sesleri, şimdilerde yerini oturma odalarındaki o hipnotize edici mavi ışığın sessizliğine bıraktı. Ancak bu sessizlik, ruhu dinlendiren, huzur veren ya da bir şeyler öğreten bir sessizlik değil aksine zihinlerde fırtınalar koparan bir gürültünün maskesi. Televizyon dizilerinden sosyal medya akışlarına kadar uzanan o geniş ve kontrolsüz mecrada, "yaşamın gerçeği" adı altında sunulan her şey, aslında çocuk ruhunun kırılgan fay hatlarını zorluyor. Bir dizide kahramanlaştırılan, belindeki silahıyla dilindeki kabalıkla zorba karakterler, çocuğun henüz filizlenmekte olan adalet duygusunu zedeliyor. Gücün haklılıktan üstün tutulduğu bu sahte evrende, nezaket zayıflık, kaba kuvvet ise bir meziyet gibi pazarlanıyor. Reklamların ve sosyal medya fenomenlerinin pompaladığı bitmek bilmeyen tüketim arzusu ise yetinme duygusunu daha yeşermeden kurutuyor. Çocuk, sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine, ekranın ötesindek...

Kağıttaki Boşluk: Okurun Görünmez Kalemi

Bir kitabın kapağını araladığımızda, yazarın dünyasına misafir olduğumuzu sanırız. Oysa o eşikten içeri adım attığımız an, yazarın kurduğu cümleler sadece birer iskeletten ibarettir. O iskelete eti, kemiği, ruhu ve en önemlisi anlamı giydiren kişi, elinde kitapla koltuğuna kurulan okurdur. Edebiyatın en kadim oyunlarından biri burada başlar. Yazar bir şey anlatır, fakat okur sadece duymaya hazır olduğunu işitir. Aslında hiçbirimiz bir metni tamamen tarafsız bir zihinle okumayız. Yanımızda kendi geçmişimizi, kırgınlıklarımızı, gerçekleşmemiş hayallerimizi ve o anki ruh halimizin rengini taşırız. Yazar "deniz" dediğinde, kiminin zihninde huzurlu bir mavilik, kiminin zihninde ise fırtınalı bir vedanın uğultusu canlanır. Kelimeler ortak olsa da uyandırdıkları yankı kişiye özeldir. Bu yüzden, bir yazarın yazdığını değil, içimizde yankılanmasını istediğimiz o gizli melodiyi okuruz. Metin, yazarın elinden çıktığı an yetim kalır. Onu evlat edinen ve kendi meşrebince büyüten okurdur...

Bir Çocuğun İç Dünyasındaki Terazi: Değersizlik ve Özsaygı

Bir çocuğun gözlerine baktığınızda, orada sadece saf bir merak değil, aynı zamanda inşa edilmeyi bekleyen koca bir dünya görürsünüz. Bu dünyanın temeli ne kerpiçten ne de betondan atılır; o temelin harcı, çocuğun kendine dair beslediği sessiz fısıltılardır. Bugünün dünyasında yetişkinlerin dahi kavramakta zorlandığı "kendini değerli hissetmek" ve "özsaygı", aslında çocukluğun o dar ama derin koridorlarında şekillenmeye başlar. Değersizlik, bir çocuğun ruhuna sızan sinsi bir sis gibidir. Çoğu zaman yüksek sesli azarlardan ziyade, es geçilen bir başarıda, dinlenilmeyen bir heyecanda ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanmanın getirdiği o soğuk gölgede yeşerir. Çocuk, "Ben olduğum halimle yeterli miyim?" sorusuna dış dünyadan —özellikle de ebeveynlerinden— olumlu bir yanıt alamadığında, kendi içine bir kilit vurur. Bir çocuk kendini değersiz hissettiğinde, dünyayı bir tehdit alanı olarak algılar. Hata yapmaktan ölesiye korkar, çünkü hata yapmak onun gözünde sa...

Şükür

Bu yıl, heybemde şükredecek ne çok hikaye biriktirmişim... Yıllardır içimde sakladığım, büyüttüğüm o cümleler sonunda gün yüzüne çıktı; 'bebeğim' dediğim üç çocuk kitabım okurlarıyla buluştu. Aslında derdim hiçbir zaman sadece 'yazar' ünvanı almak değildi, benim derdim anlatmaktı, paylaşmaktı. Birçok edebiyat dergisinde kalem oynatmak, anlatma tutkumun en güzel meyvesi oldu. ​Elbette hayat sadece alkışlardan ibaret değil. Her güzel yolculuk gibi bu yılın da dikeni, yokuşu, gözyaşısı oldu. Ama hayat tam da bu dengenin kendisi değil mi? Dönüp arkama baktığımda şükrümün, hüznümden çok daha büyük olduğunu görüyorum. Ailem yanımda, sağlığımız yerinde. Seviyorum, en güzeli de seviliyorum. Dostlarımın çoğuyla aramda mesafeler olsa da desteklerini her an kalbimde hissediyorum. ​Dualarımın başköşesinde hep 'iyi insanlarla karşılaşmak' vardı; şükür ki Rabbim yolumu hep kalbi güzel olanlarla kesiştirdi. Kötü niyetli olanlar da uğradı elbet ama onları da nezaketle gerid...

İyi ki Varsın!

"Eğer birisi sana 'iyi ki varsın' derse, var edilmiş olmanın hikmetlerinden birini ya da bir kaçını yerine getirmişsin demektir!"- Özkan Öze “İyi ki varsın.” Ne kadar basit ne kadar küçük bir cümle. Ama kulağa hoş gelen bu üç kelimenin ardında, bir insanın varoluşunun en sessiz ama en derin yankısı saklıdır. Bu söz, birinin hayatına dokunduğun, bir hikmetin yerine getirilmesine aracılık ettiğin anlamına gelir. Düşünsene… Bir sabah, belki fark etmeden gülümsettiğin bir yüz, belki fark etmeden uzattığın bir el, belki de sadece varlığınla sunduğun sessiz destek… Ve ardından duyduğun o söz: “İyi ki varsın.” İşte o an, bir nevi var edilmiş olmanın sıradan mucizesini görürsün. Herkesin kendi hayatında küçük izler bırakma çabası vardır; ama bu cümle, bu çabanın bir yankısıdır, görünmez bir ışığın gözle örülür hâline gelmiş halidir. İnsan, var olmakla yükümlü değildir. Var olmak bir tesadüf olabilir, bir zorunluluk olabilir, ya da bir hikmetin parçası olabilir. Öze’nin if...

Çocuklarda Hayal Gücünü Eğitmek: Geleceğin Yaratıcı Zihinlerine Yatırım

Hayal gücü, çocukların dünyayı keşfetme biçimlerinin temel taşlarından biridir. Onlar için her boş karton kutu bir uzay gemisine, her taş yığını bir kale duvarına dönüşebilir. Ancak modern yaşamın hızlı temposu, ekranların cazibesi ve standartlaşmış eğitim yöntemleri, çocukların hayal gücünü besleyecek fırsatları kısıtlayabiliyor. Oysa hayal gücü, sadece eğlenceli bir yetenek değil; problem çözme becerisini, yaratıcılığı ve empatiyi geliştiren bir zihinsel araçtır. Çocuklarda hayal gücünü geliştirmek, öncelikle onlara  “yaratıcı düşünmeye izin veren bir alan”  sunmakla başlar. Bu alan, mutlak sessizlik veya özel bir oyun odası olmak zorunda değildir; bazen bir parkta geçirilen yarım saat veya evdeki eski eşyalarla oynanan oyun bile yeterlidir. Önemli olan, çocuğun kendi fikirlerini özgürce ifade edebileceği bir ortam yaratmaktır. Onların çizdiği resimlerde, anlattığı hikâyelerde veya kendi geliştirdiği oyunlarda hata yapmalarına engel olmamak, hayal gücünün temel yapı taşların...

Zorbalık: Çocukların Ruhundaki Sessiz Çatlaklar

Zorbalık, çocukluk dünyasının en karanlık gölgelerinden biridir. Sadece okul koridorlarında veya oyun alanlarında yaşanan bir olay değildir; aslında çok daha derinlere kök salmış, yetişkinlerin dünyasından çocuklara taşınan bir yara gibidir. Çocukların birbirlerine uyguladığı zorbalık, çoğu zaman “kendi başına gelişen” bir olgu gibi algılansa da aslında ardında aileden, toplumsal normlardan ve yetişkinlerin davranışlarından beslenen bir kültür vardır. Bir çocuk, zorbalık yapıyorsa, çoğunlukla bunu bir yerlerde öğrenmiştir.   Belki evde gördüğü otoriter ve şiddet içeren tutumlar, belki yetişkinlerin aralarında kullandığı dil ve davranış biçimleri, onun dünyayı anlama ve kendini ifade etme biçimini şekillendirir. Aile, çocuğun kişiliğinin temel taşlarını döşerken, bazen farkında olmadan zorbalığa zemin hazırlayan tutumlar geliştirebilir. Bu bilinçli ya da bilinçsiz tutumlar, çocuğun kendini güçlü hissetmek için başkalarını ezme yoluna gitmesine neden olabilir. Çünkü çocuk, “güç” kavr...

Kasım ve Şiir

Resim
 “Neye içerlendiğimi bilmediğim bir küskünlük hissi var içimde; Sanki, nerede yoksam eksik, nereye gitsem fazla gibiyim.”  Hüseyin Baki Saygılı "Kömürden Yazı" şiiri. Ne güzel söylemiş şair… Gerçekten de bazen öyle oluyor; insanın içine oturan bir sızı var ama adı yok, sebebi belirsiz. Ne kırgınlığın tam karşılığı bulunuyor ne de huzurun yolu. Sanki biri içimizde sessizce oturmuş, her şeyi izliyor ama hiçbir şeye karışmıyor. Belki de bu, yetişkin olmanın yan etkisi. Artık hiçbir şeyin tamamen iyi ya da tamamen kötü olmadığını fark edince insan, arada kalıyor. Ne gitmek istiyor ne kalmak. Bir yanın eksik, diğer yanın fazla. Kendine bile tam sığamıyorsun bazen. Ayşe Can  

“Cumhuriyet Sadece Bir Yönetim Değil, Bir Umuttur”

Resim
  Her yıl 29 Ekim sabahı, bayraklarla donatılmış sokaklara uyanırız. Marşlar yükselir, çocukların neşesiyle büyüklerin gururu bir araya gelir. Ama Cumhuriyet Bayramı sadece bir kutlama günü değil; bir hatırlayış, bir yeniden söz veriştir. Cumhuriyet, bu toprakların en kıymetli kazanımıdır. Çünkü Cumhuriyet demek, bir milletin kendi kaderini eline almasıdır. Saltanattan halk iradesine; emirden fikre, susmaktan konuşmaya uzanan büyük bir değişimin adıdır Cumhuriyet. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir aydınlanma projesidir. Kadınların seçme ve seçilme hakkından, eğitimde fırsat eşitliğine; bilimden sanata, düşünce özgürlüğüne kadar uzanan büyük bir medeniyet yürüyüşüdür. Bugün hâlâ “Cumhuriyet nedir?” diye soranlara, cevabımız nettir: “Cumhuriyet, herkesin eşit olduğu bir hayat hayalidir.” Ama unutmamalıyız ki, Cumhuriyet kendini savunmaz; onu yaşatmak, korumak ve ileri taşımak bizlere düşer. Atatürk, her çocuğun okuyabildiği, düşün...

Zamanın Gölgesinde

Zaman, insanın en kadim yoldaşı ve en büyük düşmanıdır. Her an onunla yaşar, her nefeste onun izini taşırız. O görünmez; ama dokunduğu her şeyi değiştirir. Tenimizi solgunlaştırır, sesimizi yumuşatır, hatıralarımızı flu bir tabloya çevirir. Zaman, bizi şekillendirirken bir yandan da yavaşça bizden alır. Ve işte tam da bu yüzden, zamanla baş etmek, insanın en eski mücadelesidir.  Bazıları zamana direnir. Saçına düşen ilk beyaz telde, aynadaki çizgide, çocukluğunun kaybolan kokusunda isyan eder. Zamanı durdurmak ister; bir fotoğraf karesinde, bir şarkının notasında ya da bir satırda ölümsüzlüğü arar. Ama zaman, durmaz. Beklemez. İkna olmaz. O, hep ileri gider ve geride kalanları yanında götürmeden geçip gider.  Zamansızlık ise bambaşka bir sancıdır. Varlığın zamanla bağının kopması, anların anlamını yitirmesi demektir. Ne dün vardır ne yarın. Sanki dünya dönmeyi bırakmış, saatler susmuş, günler birbirine karışmıştır. Zamansızlık, bazen bir yasın, bazen bir kayboluşun adıdır. İns...

Kırılgan Sessizlik

Bir çocuk sessiz kaldığında, bazen bir şey anlatmaya çalışıyordur. Çünkü bazı acılar, ağlamaktan da büyük olur.   Bugün dünyanın bir köşesinde, bir çocuk daha uyuyamıyor. Çünkü uyku, güvenle gelir. Çünkü sessizlik, barışla mümkündür. Ama o çocuğun dünyasında ne sessizlik güvenlidir, ne de sessizlik gerçekten vardır. Orada sessizlik bile yıkıntıların üstünde yürür.   Filistin’de, Suriye’de, Ukrayna’da, savaşın tam ortasında kalmış çocuklar artık çocuk değil. Zamanlarından çalınmış birer gölge gibi dolaşıyorlar. Gözlerinde, yaşıtlarının bilmediği bir yorgunluk var. Korkuyu tanıyorlar. Açlığı, kaybı, suskunluğu ve bazen öfkeyi... Ama yalnızca savaşın içindekiler değil, çok uzaklarda bir ekranın başında bu görüntülere bakan çocuklar da etkileniyor. Ellerindeki oyuncakları bırakıp haberleri izleyen, “Anne, neden yardım etmiyor kimse?” diye soran çocuklar da var. Biz büyüklerin bile cevaplayamadığı soruları, küçücük bir kalple taşıyorlar. Bazen düşünüyoru...