Bir Çocuğun İç Dünyasındaki Terazi: Değersizlik ve Özsaygı
Bir çocuğun gözlerine baktığınızda, orada sadece saf bir merak değil, aynı zamanda inşa edilmeyi bekleyen koca bir dünya görürsünüz. Bu dünyanın temeli ne kerpiçten ne de betondan atılır; o temelin harcı, çocuğun kendine dair beslediği sessiz fısıltılardır. Bugünün dünyasında yetişkinlerin dahi kavramakta zorlandığı "kendini değerli hissetmek" ve "özsaygı", aslında çocukluğun o dar ama derin koridorlarında şekillenmeye başlar.
Değersizlik, bir çocuğun ruhuna sızan sinsi bir sis gibidir. Çoğu zaman yüksek sesli azarlardan ziyade, es geçilen bir başarıda, dinlenilmeyen bir heyecanda ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanmanın getirdiği o soğuk gölgede yeşerir. Çocuk, "Ben olduğum halimle yeterli miyim?" sorusuna dış dünyadan —özellikle de ebeveynlerinden— olumlu bir yanıt alamadığında, kendi içine bir kilit vurur.
Bir çocuk kendini değersiz hissettiğinde, dünyayı bir tehdit alanı olarak algılar. Hata yapmaktan ölesiye korkar, çünkü hata yapmak onun gözünde sadece bir yanlış değil, bizzat kendi varlığının bir kusurudur. Bu hisle büyüyen bir ruh, ileride onaylanma açlığı çeken, hayır diyemeyen ya da kendi potansiyelini bir zırhın arkasına saklayan bir yetişkine dönüşür.
Buna karşılık özsaygı, bir çocuğun kendi varlığını bir lütuf olarak kabul etmesidir. Özsaygı, "her şeyi en iyi ben yaparım" demek değil, "yapamasam da hâlâ değerliyim" diyebilme cesaretidir. Bir çocuğun kendine saygı duyması, dışarıdan gelen alkışlara bağımlı olmayan, içsel bir pusulaya sahip olması demektir.
Çocuk gelişiminde özsaygıyı inşa eden şey, çocuğa sunulan koşulsuz sevgi iklimidir. Sadece "uslu" durduğunda veya yüksek not aldığında değil; düştüğünde, ağladığında, hatta öfkelendiğinde bile kabul gördüğünü bilen çocuk, kendi benliğine hürmet etmeyi öğrenir. Saygı, yukarıdan aşağıya dikte edilen bir otorite değil, karşılıklı bir nezaket dilidir. Çocuğunun sınırlarına, tercihlerine ve duygularına saygı gösteren bir ebeveyn, ona aslında en büyük hazineyi, yani "ben saygıya değerim" bilincini miras bırakır.
Sonuç olarak, bir çocuğun cebine koyabileceğimiz en kıymetli sermaye paradan ya da akademik başarıdan ziyade, sağlam bir özsaygıdır. Değersizlik hissinin yaralarını sarmak yıllar alırken, çocuklukta atılan sevgi dolu bir temel, hayat boyu sarsılmaz bir kale görevi görür.
Ebeveynlerin ve eğitimcilerin görevi, çocukların üzerine mükemmellik gömlekleri giydirmek değil; onların kendi renklerini, kusurlarıyla beraber sevmelerine alan açmaktır. Unutmamalıyız ki; kendine değer veren bir çocuk, dünyayı daha değerli bir yer kılmak için yola çıkar.
Ayşe Can
Yorumlar
Yorum Gönder