Kayıtlar

içsel yolculuk etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Zamanın Gölgesinde

Zaman, insanın en kadim yoldaşı ve en büyük düşmanıdır. Her an onunla yaşar, her nefeste onun izini taşırız. O görünmez; ama dokunduğu her şeyi değiştirir. Tenimizi solgunlaştırır, sesimizi yumuşatır, hatıralarımızı flu bir tabloya çevirir. Zaman, bizi şekillendirirken bir yandan da yavaşça bizden alır. Ve işte tam da bu yüzden, zamanla baş etmek, insanın en eski mücadelesidir.  Bazıları zamana direnir. Saçına düşen ilk beyaz telde, aynadaki çizgide, çocukluğunun kaybolan kokusunda isyan eder. Zamanı durdurmak ister; bir fotoğraf karesinde, bir şarkının notasında ya da bir satırda ölümsüzlüğü arar. Ama zaman, durmaz. Beklemez. İkna olmaz. O, hep ileri gider ve geride kalanları yanında götürmeden geçip gider.  Zamansızlık ise bambaşka bir sancıdır. Varlığın zamanla bağının kopması, anların anlamını yitirmesi demektir. Ne dün vardır ne yarın. Sanki dünya dönmeyi bırakmış, saatler susmuş, günler birbirine karışmıştır. Zamansızlık, bazen bir yasın, bazen bir kayboluşun adıdır. İns...

Herkes Kendi Kitabını Okur: Algının Penceresinden Edebiyat

Resim
  “Dünyada aynı kitabı okumuş olan iki insan yoktur.” Bu söz, edebiyat eleştirmeni Edmund Wilson’a ait. İlk duyulduğunda şaşırtıcı gelebilir; sonuçta aynı satırları okuyoruz, aynı hikâyeyi takip ediyor, aynı karakterleri tanıyoruz… Öyleyse nasıl olur da "aynı kitabı" okumayız? Cevabı basit ama derin: Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Ve o pencerenin manzarası, yaşadıklarımızla, değerlerimizle, hayallerimizle, korkularımızla şekillenir. Bir kitabı okurken zihnimiz sadece yazılı olanı değil, kendi iç dünyamızı da devreye sokar. Okuduklarımız, bizde başka kitaplardan, anılardan, duygulardan yankı bulur. Bu yüzden aynı kitabın her okuyucuda farklı bir iz bırakması kaçınılmazdır. Bir romanın başkahramanı, bir okuyucunun gözünde cesur bir kahraman olabilirken, bir başkasının gözünde bencil ya da düşüncesiz biri olabilir. Çünkü okur, karakterlerin davranışlarını kendi ahlaki süzgecinden geçirir. Aynı şekilde bir aşk hikâyesi, birine tutkulu bir bağ gibi görünürken, b...

Sabır Nereye Kayboldu?

     Eskiden büyüklerimiz "Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır" derdi. Oysa şimdi ne sabra tahammülümüz kaldı ne de o tatlı meyveyi bekleyecek gönlümüz. Hemen olsun, çabucak bitsin, beklemeden gelsin istiyoruz. Küçük çocuk gibi değil; doğrudan çocuk gibiyiz zaten. Ama farkında değiliz.      Çocuklar artık bir şeye sahip olmak için çaba harcamıyor. Bir şey istediklerinde “Şimdi olmaz” demeye kalkın, suratları düşüyor, ağlamaya başlıyorlar ya da öfke nöbetine giriyorlar. Kızıyor muyuz? Evet. Ama peki ya biz?      Biz yetişkinler? Bir e-posta beş dakika geç cevaplansa huzursuz oluyoruz. Trafikte kırmızı ışık bir saniye geç yeşile dönse sinirleniyoruz. Siparişimiz beş dakika geç gelse “Bir daha buradan almam” diyoruz. Ne oldu bize?      Çocuklar sabırsız çünkü biz sabırsızız. Bizim sınır tanımayan hırslarımız, onlara sınır koyamamamızla sonuçlanıyor. Onlara sabretmeyi öğretemiyoruz çünkü biz de sabretmiyoruz. Halbuki sabır, hayatı g...