Sade Bir Hayat

Bazı kitaplar vardır, okurken bir başkasını değil, kendinizi dinliyormuş gibi hissedersiniz. Hwang Bo-Reum’un Sade Bir Hayat’ı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Sayfalar ilerledikçe bir yazarın düşüncelerini değil, kendi iç sesimin yankısını okuduğumu fark ettim. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir dilde yazılmış bir metnin, insanın en kişisel endişelerine bu kadar yakından temas edebilmesi edebiyatın hâlâ mucizevi bir tarafı olduğunu hatırlatıyor. Hwang Bo-Reum’un yaşam öyküsünü bilmek, kitabı daha da anlamlı kılıyor. Bilgisayar mühendisi olarak çalışmış, düzenli bir hayat sürmüş, sonra bir gün o güvenli çizgiden çıkıp yazarlığı seçmiş. Bu karar, dışarıdan bakıldığında romantik görünebilir. Oysa metnin satır aralarında bunun uzun bir iç hesaplaşmanın sonucu olduğu hissediliyor. Ben de gençliğinde yazar olmayı hayal etmiş, fakat kimya okumuş, ardından farklı alanlarda kariyer yapmış biriyim. Otuzlu yaşlarımın sonunda düzenli hayatın güvenli ama dar koridorlarından sıkılıp istifa ettiğimde, önümde belirsiz ama bana ait bir yol vardı. Bugün çocuk edebiyatında ilerlemeye çalışan yeni bir yazar olarak, onun cesaretini okurken kendi geçmişime dönüp baktım. Sade Bir Hayat, sadeleşmeyi bir eşya azaltma meselesi olmaktan çıkarıp varoluşsal bir tercihe dönüştürüyor. Yazarın en çok üzerinde durduğu fikirlerden biri özgürlüğün tanımı: Özgürlük, her istediğini yapmak değil; istemediklerini yapmamak cesaretidir. Bu cümle, benim de yıllardır savunduğum ama çoğu zaman dile getirmekte zorlandığım bir düşünceydi. Hayatın dayattığı roller, beklentiler, “mantıklı” kararlar… Bunların hepsi insanı görünmez bir ağın içinde tutuyor. O ağdan çıkmak için büyük bir devrim gerekmiyor belki, ama net bir iç ses gerekiyor. Kitapta yalnızlık da önemli bir yer tutuyor. Hwang Bo-Reum, yalnızlığı bir eksiklik değil, bilinçli bir tercih olarak görüyor. Ben de uzun yıllar tek başıma yaşadım. Kendi düzenimi kurduğum, sessizliğin içinde yazdığım, uykuya sığındığım bir hayatım vardı. Evet, uyku… Onun satırlarında uykuya duyduğu sevgiye rastladığımda gülümsedim. Günün gürültüsünden kaçmanın en masum yolu belki de uyumaktır. Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri, yazarlık serüvenine dair samimi itiraflarıydı. İlk hikâyelerini aile bireylerine okutması, çekinceleri, heyecanı… Ben de ilk metnimi kardeşime ve yedi yaşındaki zeki yeğenime okuttuğum günü hatırladım. Bir çocuğun gözündeki ışıltı, bir yetişkinin ölçülü yorumundan daha sahicidir bazen. Yazının ilk tanıkları ailemiz olur. Bizi en iyi tanıyan, ama aynı zamanda en acımasızca dürüst olabilecek kişiler. Bu ortak başlangıç, aramızdaki görünmez bağı daha da güçlendirdi. Sade Bir Hayat, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri. Çünkü bana yeni bir şey öğretmekten çok, zaten içimde var olanı görünür kıldı. Endişelerimin, kararsızlıklarımın, yalnızlık tercihlerimin evrensel olduğunu gösterdi. Dünyanın başka bir ucunda yaşayan bir yazarla aynı dili konuştuğumu hissettim. Dil derken yalnızca sözcükleri kastetmiyorum. Bir hayat anlayışını, bir ritmi, bir susuş biçimini kastediyorum. Diğer kitaplarını henüz okumamış olmak içimde hafif bir eksiklik duygusu yaratıyor. Ama belki de önce bu kitapla karşılaşmam gerekiyordu. Bazen bir metin, tam zamanında girer hayatımıza. Kader dediğimiz şey belki de seçimlerimizin toplamıdır. Tabii o seçimlerin de bir zamanı vardır. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye geldiğini ve İstanbul’da bulunduğunu öğrendiğimde içimde tuhaf bir hüzün belirdi. Birkaç yıl önce ben de o şehirde yaşıyordum, fakat o zaman kendimi yazar olarak tanımlayamıyordum. Yollarımız kesişebilirdi, ama kesişmedi. Hayat biraz da böyle değil mi? Sürekli kaçırılmış ihtimallerle, geç kalınmış anlarla dolu. Yine de her şey olması gerektiği zamanda oluyor. Belki başka bir şehirde, başka bir yılda, bir imza gününde ya da bir edebiyat festivalinde karşılaşırız. Belki hiç karşılaşmayız. Ama bu kitap sayesinde tanışmış olmak bile yeterli. Çünkü asıl karşılaşma, sayfaların arasında gerçekleşti. Hwang Bo-Reum’un metni büyük iddialar taşımıyor, ama derin bir samimiyet barındırıyor. Sadeleşmeyi bir moda akımı olmaktan çıkarıp kişisel bir cesaret eylemi olarak ele alıyor. Okura yüksek sesle öğüt vermiyor; onunla düşünüyor. Edebiyat bazen uzakları yakın eder. Aynı dili konuşmayan, aynı sokaklarda yürümeyen iki insanı, aynı cümlede buluşturur. Sade Bir Hayat, benim için tam olarak böyle bir buluşmaydı. Dünyanın başka bir köşesinde, benimle benzer kaygıları taşıyan bir yazarın varlığını bilmek, yazma cesaretimi artırdı. Edebiyat dediğimiz şey de “Kendi sesini bulmak ve o sesi, dünyanın neresinde olursa olsun başka bir sesle buluşturabilmek.” değil mi? Ayşe Can

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Endişe Etmek İnsan Olmaktır: Ama Ne Kadarına İzin Vermeliyiz? — Çocuklar Üzerine Bir Bakış

Kırılgan Sessizlik

🍂Kasımın Sessizliği