Kağıttaki Boşluk: Okurun Görünmez Kalemi
Bir kitabın kapağını araladığımızda, yazarın dünyasına misafir olduğumuzu sanırız. Oysa o eşikten içeri adım attığımız an, yazarın kurduğu cümleler sadece birer iskeletten ibarettir. O iskelete eti, kemiği, ruhu ve en önemlisi anlamı giydiren kişi, elinde kitapla koltuğuna kurulan okurdur. Edebiyatın en kadim oyunlarından biri burada başlar. Yazar bir şey anlatır, fakat okur sadece duymaya hazır olduğunu işitir.
Aslında hiçbirimiz bir metni tamamen tarafsız bir zihinle okumayız. Yanımızda kendi geçmişimizi, kırgınlıklarımızı, gerçekleşmemiş hayallerimizi ve o anki ruh halimizin rengini taşırız. Yazar "deniz" dediğinde, kiminin zihninde huzurlu bir mavilik, kiminin zihninde ise fırtınalı bir vedanın uğultusu canlanır. Kelimeler ortak olsa da uyandırdıkları yankı kişiye özeldir. Bu yüzden, bir yazarın yazdığını değil, içimizde yankılanmasını istediğimiz o gizli melodiyi okuruz.
Metin, yazarın elinden çıktığı an yetim kalır. Onu evlat edinen ve kendi meşrebince büyüten okurdur. Bazen bir paragrafta, yazarın hiç de amaçlamadığı bir teselli buluruz. Yazar orada belki de sadece bir sonbahar akşamını tasvir etmiştir ancak biz o satırlarda kendi yalnızlığımızın meşruiyetini görürüz. Bizim okumak istediğimiz, kendi yaralarımıza sürülecek bir merhem ya da kendi doğrularımızı onaylayacak bir sestir. Bu, bencilce bir yaklaşım gibi görünse de edebiyatın mucizesi tam da buradadır. Metin, her okurun aynası haline gelir.
İyi bir yazar, okura "boşluklar" bırakan yazardır. Her şeyi harfi harfine açıklayan, hayal gücüne yer bırakmayan bir metin, okuru sadece bir izleyici yapar. Oysa biz, o boşlukları kendi renklerimizle doldurmak, yazarın sustuğu yerlerde kendi cümlelerimizi kurmak isteriz. Bir romanı bitirdiğimizde hissettiğimiz o derin tatmin duygusu, yazarın başarısından ziyade, kendi iç dünyamızla metin arasında kurduğumuz o mahrem köprüden gelir.
Kitaplar, biz onları okumadığımız sürece sessiz kâğıt yığınlarıdır. Onlara can veren, yazarın mürekkebi değil, okurun o mürekkebi kendi hayat süzgecinden geçirerek yeniden damıtmasıdır. Bizler, kütüphane rafları arasında aslında kendimizi ararız. Bulduğumuz her güzel cümle, aslında içimizde söyleyemediğimiz ama bir başkasının ağzından duymaya ihtiyaç duyduğumuz kendi hakikatimizdir.
Ayşe Can
Yorumlar
Yorum Gönder