Kayıtlar

🍂Kasımın Sessizliği

Resim
Kasım, yılın en derin nefesidir. Ne yazın telaşını taşır, ne de kışın keskinliğini. Aradadır — sanki bir vedanın hemen öncesi gibi. Sokaklarda yürürken, havadaki serinlik tenine dokunur ama üşütmez; sadece hatırlatır. Zamanın geçmekte olduğunu, ama hâlâ biraz vaktin olduğunu… Ağaçlar sararmış yapraklarını usulca bırakırken, insanın içi de bir şeylerden arınmak ister. Fazla düşüncelerden, yorgun duygulardan, kim bilir belki bazı insanlardan... Kasım, bırakmanın ayıdır belki de. Ama öyle gürültüsüz, öyle zarif bir bırakma. Pencere önünde bir fincan kahveyle otururken, dışarıdaki gri gökyüzüyle garip bir uyum hissedersin. Hüzünlüdür belki ama huzurludur da. Çünkü bilirsin ki her şeyin bir zamanı vardır. Kasım, o zamanı kabul etmenin ayıdır. Belki de bu yüzden Kasım’da daha çok kendimizi dinleriz. Gün kısaldıkça düşünceler uzar, sessizlik çoğalır. Ama o sessizlikte bir yalnızlık değil, bir derinlik vardır. İçinde kendini bulduğun, geçmişle barıştığın bir alan… Kasım, kimine göre sadece soğ...

“Cumhuriyet Sadece Bir Yönetim Değil, Bir Umuttur”

Resim
  Her yıl 29 Ekim sabahı, bayraklarla donatılmış sokaklara uyanırız. Marşlar yükselir, çocukların neşesiyle büyüklerin gururu bir araya gelir. Ama Cumhuriyet Bayramı sadece bir kutlama günü değil; bir hatırlayış, bir yeniden söz veriştir. Cumhuriyet, bu toprakların en kıymetli kazanımıdır. Çünkü Cumhuriyet demek, bir milletin kendi kaderini eline almasıdır. Saltanattan halk iradesine; emirden fikre, susmaktan konuşmaya uzanan büyük bir değişimin adıdır Cumhuriyet. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir aydınlanma projesidir. Kadınların seçme ve seçilme hakkından, eğitimde fırsat eşitliğine; bilimden sanata, düşünce özgürlüğüne kadar uzanan büyük bir medeniyet yürüyüşüdür. Bugün hâlâ “Cumhuriyet nedir?” diye soranlara, cevabımız nettir: “Cumhuriyet, herkesin eşit olduğu bir hayat hayalidir.” Ama unutmamalıyız ki, Cumhuriyet kendini savunmaz; onu yaşatmak, korumak ve ileri taşımak bizlere düşer. Atatürk, her çocuğun okuyabildiği, düşün...

Zamanın Gölgesinde

Zaman, insanın en kadim yoldaşı ve en büyük düşmanıdır. Her an onunla yaşar, her nefeste onun izini taşırız. O görünmez; ama dokunduğu her şeyi değiştirir. Tenimizi solgunlaştırır, sesimizi yumuşatır, hatıralarımızı flu bir tabloya çevirir. Zaman, bizi şekillendirirken bir yandan da yavaşça bizden alır. Ve işte tam da bu yüzden, zamanla baş etmek, insanın en eski mücadelesidir.  Bazıları zamana direnir. Saçına düşen ilk beyaz telde, aynadaki çizgide, çocukluğunun kaybolan kokusunda isyan eder. Zamanı durdurmak ister; bir fotoğraf karesinde, bir şarkının notasında ya da bir satırda ölümsüzlüğü arar. Ama zaman, durmaz. Beklemez. İkna olmaz. O, hep ileri gider ve geride kalanları yanında götürmeden geçip gider.  Zamansızlık ise bambaşka bir sancıdır. Varlığın zamanla bağının kopması, anların anlamını yitirmesi demektir. Ne dün vardır ne yarın. Sanki dünya dönmeyi bırakmış, saatler susmuş, günler birbirine karışmıştır. Zamansızlık, bazen bir yasın, bazen bir kayboluşun adıdır. İns...

Kırılgan Sessizlik

Bir çocuk sessiz kaldığında, bazen bir şey anlatmaya çalışıyordur. Çünkü bazı acılar, ağlamaktan da büyük olur.   Bugün dünyanın bir köşesinde, bir çocuk daha uyuyamıyor. Çünkü uyku, güvenle gelir. Çünkü sessizlik, barışla mümkündür. Ama o çocuğun dünyasında ne sessizlik güvenlidir, ne de sessizlik gerçekten vardır. Orada sessizlik bile yıkıntıların üstünde yürür.   Filistin’de, Suriye’de, Ukrayna’da, savaşın tam ortasında kalmış çocuklar artık çocuk değil. Zamanlarından çalınmış birer gölge gibi dolaşıyorlar. Gözlerinde, yaşıtlarının bilmediği bir yorgunluk var. Korkuyu tanıyorlar. Açlığı, kaybı, suskunluğu ve bazen öfkeyi... Ama yalnızca savaşın içindekiler değil, çok uzaklarda bir ekranın başında bu görüntülere bakan çocuklar da etkileniyor. Ellerindeki oyuncakları bırakıp haberleri izleyen, “Anne, neden yardım etmiyor kimse?” diye soran çocuklar da var. Biz büyüklerin bile cevaplayamadığı soruları, küçücük bir kalple taşıyorlar. Bazen düşünüyoru...

Sonbaharın Sessiz Şarkısı 🍁

Ekim… Mevsimlerin içli bir vedasıdır. Yazın coşkusunu geride bırakıp, sonbaharın dingin kollarına teslim olduğumuz aydır. Ağaçlar birer birer sararıp dökülürken, doğa da insan gibi kabuğuna çekilir; sessizleşir ama derinleşir. Ekim’de rüzgar başka eser. Ne tam soğuktur, ne de sıcak; ama her esişiyle bir hatırayı canlandırır. Toprak kokusu havaya karışır, yanık yapraklar düşerken zaman da yavaşlar sanki. Her düşen yaprak, bir vedayı, bir geçişi, bir olgunlaşmayı anlatır. Bu ay, sabrın, kabullenişin ve içsel yolculukların zamanıdır. Hayat, telaşını biraz olsun geride bırakır; insan da kendine döner. Ekim’de her şey biraz daha anlamlıdır: Gökyüzü daha derin, yıldızlar daha uzak, şiirler daha hüzünlü... Ekim aynı zamanda bereketin adıdır. Hasat zamanı, emeğin meyvesi alınır. Doğa, yaz boyu sunduğu cömertliğin son perdesini sergiler. Bu yüzden Ekim, şükrün ayıdır. Geçen günlere, kazanılanlara ve kaybedilenlere içten bir teşekkürdür. Ve belki de Ekim’in en güzel yanı, geçiciliği usulca hatır...

Her Çocuk, Kendi Potansiyelini Keşfetmek İçin Bir Fırsat Bekler

Resim
  Öğretmen denince akla çoğu zaman bilgi aktaran, düzen sağlayan, sınıfı kontrol eden bir figür gelir. Oysa öğretmenlik bundan çok daha derin, çok daha insani bir iştir. Bir öğretmen, sadece öğreten değil; anlayan, eşlik eden, gözlemleyen ve birlikte dönüşen bir yol arkadaşıdır. Bir öğretmenin görevi sadece müfredatı bitirmek değildir. Asıl görev, öğrencinin içindeki en iyiyi ortaya çıkarmaya yardım etmektir. Çünkü her çocuk, kendi potansiyelini keşfetmek için bir fırsat bekler. Bu potansiyel; bazen bir resimde, bazen bir soruda, bazen de bir hayalin ucunda saklıdır. İşte öğretmen, o hayalin ucuna kadar çocuğa eşlik eden kişidir.   Öğretmen; çocuğun hayal gücünü bastıran değil, onu ciddiye alan kişidir. Yaratıcılığı, sadece "yetenekli" öğrencilere değil, her çocuğa ait bir hak olarak gören bir katılımcıdır. Öğrenciyi yaptığı üzerine düşünmeye ve konuşmaya davet etmek; ona "Bu neden böyle oldu?" ya da "Sen olsaydın ne yapardın?" diye sormak, aslında on...

Herkes Kendi Kitabını Okur: Algının Penceresinden Edebiyat

Resim
  “Dünyada aynı kitabı okumuş olan iki insan yoktur.” Bu söz, edebiyat eleştirmeni Edmund Wilson’a ait. İlk duyulduğunda şaşırtıcı gelebilir; sonuçta aynı satırları okuyoruz, aynı hikâyeyi takip ediyor, aynı karakterleri tanıyoruz… Öyleyse nasıl olur da "aynı kitabı" okumayız? Cevabı basit ama derin: Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Ve o pencerenin manzarası, yaşadıklarımızla, değerlerimizle, hayallerimizle, korkularımızla şekillenir. Bir kitabı okurken zihnimiz sadece yazılı olanı değil, kendi iç dünyamızı da devreye sokar. Okuduklarımız, bizde başka kitaplardan, anılardan, duygulardan yankı bulur. Bu yüzden aynı kitabın her okuyucuda farklı bir iz bırakması kaçınılmazdır. Bir romanın başkahramanı, bir okuyucunun gözünde cesur bir kahraman olabilirken, bir başkasının gözünde bencil ya da düşüncesiz biri olabilir. Çünkü okur, karakterlerin davranışlarını kendi ahlaki süzgecinden geçirir. Aynı şekilde bir aşk hikâyesi, birine tutkulu bir bağ gibi görünürken, b...