Kayıtlar

Sade Bir Hayat

Bazı kitaplar vardır, okurken bir başkasını değil, kendinizi dinliyormuş gibi hissedersiniz. Hwang Bo-Reum’un Sade Bir Hayat’ı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Sayfalar ilerledikçe bir yazarın düşüncelerini değil, kendi iç sesimin yankısını okuduğumu fark ettim. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir dilde yazılmış bir metnin, insanın en kişisel endişelerine bu kadar yakından temas edebilmesi edebiyatın hâlâ mucizevi bir tarafı olduğunu hatırlatıyor. Hwang Bo-Reum’un yaşam öyküsünü bilmek, kitabı daha da anlamlı kılıyor. Bilgisayar mühendisi olarak çalışmış, düzenli bir hayat sürmüş, sonra bir gün o güvenli çizgiden çıkıp yazarlığı seçmiş. Bu karar, dışarıdan bakıldığında romantik görünebilir. Oysa metnin satır aralarında bunun uzun bir iç hesaplaşmanın sonucu olduğu hissediliyor. Ben de gençliğinde yazar olmayı hayal etmiş, fakat kimya okumuş, ardından farklı alanlarda kariyer yapmış biriyim. Otuzlu yaşlarımın sonunda düzenli hayatın güvenli ama dar koridorlarından sıkılıp isti...

Ekranın Gölgesinde Çocuk Olmak

Eskiden mahalle aralarında yankılanan, tozlu yollarda koşturan çocuk sesleri, şimdilerde yerini oturma odalarındaki o hipnotize edici mavi ışığın sessizliğine bıraktı. Ancak bu sessizlik, ruhu dinlendiren, huzur veren ya da bir şeyler öğreten bir sessizlik değil aksine zihinlerde fırtınalar koparan bir gürültünün maskesi. Televizyon dizilerinden sosyal medya akışlarına kadar uzanan o geniş ve kontrolsüz mecrada, "yaşamın gerçeği" adı altında sunulan her şey, aslında çocuk ruhunun kırılgan fay hatlarını zorluyor. Bir dizide kahramanlaştırılan, belindeki silahıyla dilindeki kabalıkla zorba karakterler, çocuğun henüz filizlenmekte olan adalet duygusunu zedeliyor. Gücün haklılıktan üstün tutulduğu bu sahte evrende, nezaket zayıflık, kaba kuvvet ise bir meziyet gibi pazarlanıyor. Reklamların ve sosyal medya fenomenlerinin pompaladığı bitmek bilmeyen tüketim arzusu ise yetinme duygusunu daha yeşermeden kurutuyor. Çocuk, sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine, ekranın ötesindek...

Kağıttaki Boşluk: Okurun Görünmez Kalemi

Bir kitabın kapağını araladığımızda, yazarın dünyasına misafir olduğumuzu sanırız. Oysa o eşikten içeri adım attığımız an, yazarın kurduğu cümleler sadece birer iskeletten ibarettir. O iskelete eti, kemiği, ruhu ve en önemlisi anlamı giydiren kişi, elinde kitapla koltuğuna kurulan okurdur. Edebiyatın en kadim oyunlarından biri burada başlar. Yazar bir şey anlatır, fakat okur sadece duymaya hazır olduğunu işitir. Aslında hiçbirimiz bir metni tamamen tarafsız bir zihinle okumayız. Yanımızda kendi geçmişimizi, kırgınlıklarımızı, gerçekleşmemiş hayallerimizi ve o anki ruh halimizin rengini taşırız. Yazar "deniz" dediğinde, kiminin zihninde huzurlu bir mavilik, kiminin zihninde ise fırtınalı bir vedanın uğultusu canlanır. Kelimeler ortak olsa da uyandırdıkları yankı kişiye özeldir. Bu yüzden, bir yazarın yazdığını değil, içimizde yankılanmasını istediğimiz o gizli melodiyi okuruz. Metin, yazarın elinden çıktığı an yetim kalır. Onu evlat edinen ve kendi meşrebince büyüten okurdur...

Bir Çocuğun İç Dünyasındaki Terazi: Değersizlik ve Özsaygı

Bir çocuğun gözlerine baktığınızda, orada sadece saf bir merak değil, aynı zamanda inşa edilmeyi bekleyen koca bir dünya görürsünüz. Bu dünyanın temeli ne kerpiçten ne de betondan atılır; o temelin harcı, çocuğun kendine dair beslediği sessiz fısıltılardır. Bugünün dünyasında yetişkinlerin dahi kavramakta zorlandığı "kendini değerli hissetmek" ve "özsaygı", aslında çocukluğun o dar ama derin koridorlarında şekillenmeye başlar. Değersizlik, bir çocuğun ruhuna sızan sinsi bir sis gibidir. Çoğu zaman yüksek sesli azarlardan ziyade, es geçilen bir başarıda, dinlenilmeyen bir heyecanda ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanmanın getirdiği o soğuk gölgede yeşerir. Çocuk, "Ben olduğum halimle yeterli miyim?" sorusuna dış dünyadan —özellikle de ebeveynlerinden— olumlu bir yanıt alamadığında, kendi içine bir kilit vurur. Bir çocuk kendini değersiz hissettiğinde, dünyayı bir tehdit alanı olarak algılar. Hata yapmaktan ölesiye korkar, çünkü hata yapmak onun gözünde sa...

Şükür

Bu yıl, heybemde şükredecek ne çok hikaye biriktirmişim... Yıllardır içimde sakladığım, büyüttüğüm o cümleler sonunda gün yüzüne çıktı; 'bebeğim' dediğim üç çocuk kitabım okurlarıyla buluştu. Aslında derdim hiçbir zaman sadece 'yazar' ünvanı almak değildi, benim derdim anlatmaktı, paylaşmaktı. Birçok edebiyat dergisinde kalem oynatmak, anlatma tutkumun en güzel meyvesi oldu. ​Elbette hayat sadece alkışlardan ibaret değil. Her güzel yolculuk gibi bu yılın da dikeni, yokuşu, gözyaşısı oldu. Ama hayat tam da bu dengenin kendisi değil mi? Dönüp arkama baktığımda şükrümün, hüznümden çok daha büyük olduğunu görüyorum. Ailem yanımda, sağlığımız yerinde. Seviyorum, en güzeli de seviliyorum. Dostlarımın çoğuyla aramda mesafeler olsa da desteklerini her an kalbimde hissediyorum. ​Dualarımın başköşesinde hep 'iyi insanlarla karşılaşmak' vardı; şükür ki Rabbim yolumu hep kalbi güzel olanlarla kesiştirdi. Kötü niyetli olanlar da uğradı elbet ama onları da nezaketle gerid...

İyi ki Varsın!

"Eğer birisi sana 'iyi ki varsın' derse, var edilmiş olmanın hikmetlerinden birini ya da bir kaçını yerine getirmişsin demektir!"- Özkan Öze “İyi ki varsın.” Ne kadar basit ne kadar küçük bir cümle. Ama kulağa hoş gelen bu üç kelimenin ardında, bir insanın varoluşunun en sessiz ama en derin yankısı saklıdır. Bu söz, birinin hayatına dokunduğun, bir hikmetin yerine getirilmesine aracılık ettiğin anlamına gelir. Düşünsene… Bir sabah, belki fark etmeden gülümsettiğin bir yüz, belki fark etmeden uzattığın bir el, belki de sadece varlığınla sunduğun sessiz destek… Ve ardından duyduğun o söz: “İyi ki varsın.” İşte o an, bir nevi var edilmiş olmanın sıradan mucizesini görürsün. Herkesin kendi hayatında küçük izler bırakma çabası vardır; ama bu cümle, bu çabanın bir yankısıdır, görünmez bir ışığın gözle örülür hâline gelmiş halidir. İnsan, var olmakla yükümlü değildir. Var olmak bir tesadüf olabilir, bir zorunluluk olabilir, ya da bir hikmetin parçası olabilir. Öze’nin if...

Çocuklarda Hayal Gücünü Eğitmek: Geleceğin Yaratıcı Zihinlerine Yatırım

Hayal gücü, çocukların dünyayı keşfetme biçimlerinin temel taşlarından biridir. Onlar için her boş karton kutu bir uzay gemisine, her taş yığını bir kale duvarına dönüşebilir. Ancak modern yaşamın hızlı temposu, ekranların cazibesi ve standartlaşmış eğitim yöntemleri, çocukların hayal gücünü besleyecek fırsatları kısıtlayabiliyor. Oysa hayal gücü, sadece eğlenceli bir yetenek değil; problem çözme becerisini, yaratıcılığı ve empatiyi geliştiren bir zihinsel araçtır. Çocuklarda hayal gücünü geliştirmek, öncelikle onlara  “yaratıcı düşünmeye izin veren bir alan”  sunmakla başlar. Bu alan, mutlak sessizlik veya özel bir oyun odası olmak zorunda değildir; bazen bir parkta geçirilen yarım saat veya evdeki eski eşyalarla oynanan oyun bile yeterlidir. Önemli olan, çocuğun kendi fikirlerini özgürce ifade edebileceği bir ortam yaratmaktır. Onların çizdiği resimlerde, anlattığı hikâyelerde veya kendi geliştirdiği oyunlarda hata yapmalarına engel olmamak, hayal gücünün temel yapı taşların...