Kayıtlar

Gençlerin Gücü, Geleceğin Işığı

“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.” Atatürk 19 Mayıs, Türk milletinin hafızasında sadece bir tarihten ibaret değildir. Yeniden ayağa kalkışın, umudun ve bağımsızlık inancının simgesidir. Her yıl coşkuyla kutlanan Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, geçmişten geleceğe uzanan güçlü bir köprü gibi milletimizi bir arada tutar. Bu özel gün, yalnızca bir zaferin başlangıcını hatırlatmaz, gençliğe duyulan güveni, milli değerlerimizin önemini ve geleceğe dair taşıdığımız umudu da canlı tutar. 19 Mayıs 1919’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Türk milletinin kaderini değiştiren en önemli adımlardan biri olmuştur. O gün yakılan bağımsızlık meşalesi, kısa sürede Anadolu’nun dört bir yanına yayılmış ve milletin özgürlük mücadelesine dönüşmüştür. İşgal altındaki bir ülkenin yeniden dirilişi, milletin birlik ve beraberlik ruhuyla mümkün olmuştur. İşte bu nedenle 19 Mayıs, herhangi bir gün değildir. Milletimizin ortak vicdanında yaşayan büyük b...

Dijital Dünyada Çocuk Olmak

Eskiden çocukları bekleyen tehlikeler nispeten görünürdü. Anneler balkondan seslenir, babalar hava kararmadan eve dönülmesini tembihlerdi. Tehlike, yabancı bir sima, ıssız bir sokak ya da hızlı akan bir trafikten ibaretti. Bugün ise sokaklar tenhalaştı, oyun alanları avuç içlerine sığan cam ekranların arkasına taşındı. Çocuklar odalarında, yanı başımızda, güvende olduklarını sandığımız o korunaklı kalelerimizde oturuyorlar. Ancak bilmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz, hiçbir duvarı tanımadan, sessizce ve sinsice evlerimizin içine sızan bir gerçek var: Sanal istismar. Çocuk gelişimi ve eğitimi penceresinden baktığımızda, dijital dünya artık sadece bir eğlence veya bilgi kaynağı değil, çocuğun kimlik ve kişilik inşa ettiği ana mekânlardan biri haline geldi. Soyut düşünme becerisi henüz tam olarak gelişmemiş, doğrunun ve yanlışın sınırlarını hayatı deneyimleyerek öğrenmeye çalışan bir çocuk için internet, uçsuz bucaksız ve kuralsız bir okyanus. Sanal istismar, siber zorbalıktan manipül...

"Çocukluk"

Bir zamanlar çocukluk, akşam ezanı ile eve dönülen sokakların, mahalle aralarında oynanan oyunların ve hayal gücünün sınırsızca dolaştığı bir dünyanın adıydı. Şimdi ise çocukluğun ufku, avuç içi kadar bir ekranın ışığında daralıyor. Bir parmak hareketiyle başlayan bu yeni dünya, çocukların ve gençlerin zihnini, duygularını ve hatta zaman algısını sessizce yeniden şekillendiriyor. Sosyal medya, kısa video platformları ve dijital içerik akışları modern çağın kaçınılmaz gerçeklerinden biri. Ancak bu gerçekliğin en kırılgan muhatapları çocuklar ve gençler. Çünkü gelişim çağındaki bir bireyin zihni, henüz sınırlarını yeni öğrenen bir bahçe gibidir. Bu bahçeye ne ekilirse, zamanla onun gölgesinde büyür. Ne var ki bugün o bahçeye çoğu zaman sabırsızlık, dikkat dağınıklığı ve yüzeysel bir dünya algısı ekiliyor. Kısa video platformlarının en belirgin etkilerinden biri, dikkat süresinin giderek kısalmasıdır. Birkaç saniyelik görüntüler, hızla değişen sahneler ve sürekli akan içerikler, zihni b...

Köklerinden Kopan Çocuk

Bir toplumun hafızası, yalnızca arşivlerde saklanan belgelerden ya da tarih kitaplarının sararmış sayfalarından ibaret değildir. Gelenek, bir toplumun hafızasıdır. Kültür dediğimiz şey, yüksek sesle ilan edilen bir ideoloji değil, çocukların görerek, duyarak, hissederek içselleştirdiği bir yaşama biçimidir. Hafızasını yitiren bir birey nasıl ki boşlukta savrulmaya mahkûmsa, kültürel kodlarını "çağdaşlaşma" illüzyonu altında terk eden bir toplum da kimliksizliğin soğuk sularında boğulmaya adaydır. Bugünün dünyasında Doğu Asya’nın yükselen yıldızlarına baktığımızda, teknolojinin zirvesine tırmanırken atalarının mirasına sımsıkı sarılan, gökdelenlerin gölgesinde çay seremonisini unutmayan, disiplinini kadim ahlak öğretilerinden alan bir duruş görüyoruz. Onlar Batı’nın tekniğini alırken ruhunu teslim etmediler. Bizim hikâyemiz ise ne yazık ki bir "başkalaşma" sancısına dönüşmüş durumda. Bu kültürel erozyonun en derin yarayı açtığı yer ise şüphesiz çocuk kalbi. Bir çoc...

Sade Bir Hayat

Bazı kitaplar vardır, okurken bir başkasını değil, kendinizi dinliyormuş gibi hissedersiniz. Hwang Bo-Reum’un Sade Bir Hayat’ı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Sayfalar ilerledikçe bir yazarın düşüncelerini değil, kendi iç sesimin yankısını okuduğumu fark ettim. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir dilde yazılmış bir metnin, insanın en kişisel endişelerine bu kadar yakından temas edebilmesi edebiyatın hâlâ mucizevi bir tarafı olduğunu hatırlatıyor. Hwang Bo-Reum’un yaşam öyküsünü bilmek, kitabı daha da anlamlı kılıyor. Bilgisayar mühendisi olarak çalışmış, düzenli bir hayat sürmüş, sonra bir gün o güvenli çizgiden çıkıp yazarlığı seçmiş. Bu karar, dışarıdan bakıldığında romantik görünebilir. Oysa metnin satır aralarında bunun uzun bir iç hesaplaşmanın sonucu olduğu hissediliyor. Ben de gençliğinde yazar olmayı hayal etmiş, fakat kimya okumuş, ardından farklı alanlarda kariyer yapmış biriyim. Otuzlu yaşlarımın sonunda düzenli hayatın güvenli ama dar koridorlarından sıkılıp isti...

Ekranın Gölgesinde Çocuk Olmak

Eskiden mahalle aralarında yankılanan, tozlu yollarda koşturan çocuk sesleri, şimdilerde yerini oturma odalarındaki o hipnotize edici mavi ışığın sessizliğine bıraktı. Ancak bu sessizlik, ruhu dinlendiren, huzur veren ya da bir şeyler öğreten bir sessizlik değil aksine zihinlerde fırtınalar koparan bir gürültünün maskesi. Televizyon dizilerinden sosyal medya akışlarına kadar uzanan o geniş ve kontrolsüz mecrada, "yaşamın gerçeği" adı altında sunulan her şey, aslında çocuk ruhunun kırılgan fay hatlarını zorluyor. Bir dizide kahramanlaştırılan, belindeki silahıyla dilindeki kabalıkla zorba karakterler, çocuğun henüz filizlenmekte olan adalet duygusunu zedeliyor. Gücün haklılıktan üstün tutulduğu bu sahte evrende, nezaket zayıflık, kaba kuvvet ise bir meziyet gibi pazarlanıyor. Reklamların ve sosyal medya fenomenlerinin pompaladığı bitmek bilmeyen tüketim arzusu ise yetinme duygusunu daha yeşermeden kurutuyor. Çocuk, sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine, ekranın ötesindek...

Kağıttaki Boşluk: Okurun Görünmez Kalemi

Bir kitabın kapağını araladığımızda, yazarın dünyasına misafir olduğumuzu sanırız. Oysa o eşikten içeri adım attığımız an, yazarın kurduğu cümleler sadece birer iskeletten ibarettir. O iskelete eti, kemiği, ruhu ve en önemlisi anlamı giydiren kişi, elinde kitapla koltuğuna kurulan okurdur. Edebiyatın en kadim oyunlarından biri burada başlar. Yazar bir şey anlatır, fakat okur sadece duymaya hazır olduğunu işitir. Aslında hiçbirimiz bir metni tamamen tarafsız bir zihinle okumayız. Yanımızda kendi geçmişimizi, kırgınlıklarımızı, gerçekleşmemiş hayallerimizi ve o anki ruh halimizin rengini taşırız. Yazar "deniz" dediğinde, kiminin zihninde huzurlu bir mavilik, kiminin zihninde ise fırtınalı bir vedanın uğultusu canlanır. Kelimeler ortak olsa da uyandırdıkları yankı kişiye özeldir. Bu yüzden, bir yazarın yazdığını değil, içimizde yankılanmasını istediğimiz o gizli melodiyi okuruz. Metin, yazarın elinden çıktığı an yetim kalır. Onu evlat edinen ve kendi meşrebince büyüten okurdur...